10 Mart 2010 Çarşamba

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Mevlânâ Müzesi

Selimiye (Sultan Selim) Camii, Karatay, Konya
Tefekkür ve tasavvuf tarihimizin meşhur siması Mevlâna Celaleddin Rûmi (D. 30.09.1207, Belh- Ö. 17.12.1273, Konya)’nin babası Sultânu’l Ulemâ Bahaüddin Veled, 1231 yılında vefat eder.
Vasiyetine uyularak sağlığında sık sık gezintiye geldiği, sur önündeki “Gül Bahçesi” ne defnedilir.
Daha ilk günden itibaren ziyaret edilmeye başlanılan bu mütevazı kabir, bu günkü muazzam Mevlâna Ma’muresi’nin ilk yapısını teşkil eder.

Meşhur vezir Muinüddin Pervâne başkanlığındaki bir heyet, babasının yerine posta buyur edilen Mevlâna’ya gelerek, kabrin üzerine, ona yaraşır bir türbe yapmak için başvuruda bulunurlar. 
Ama Mevlâna “Madem ki senin yapacağın kubbe, feleklerin kubbesinden daha güzel olmayacaktır; O halde bırak da onun mezarı, bu gökkubbesi ile kalsın; bundan vazgeç.” diyerek taraftar olmamıştır.
Mevlâna, 17 Aralık 1273 tarihinde vefat edince, babasının başucuna hazırlanan kabre defnedilmiştir.
Vezir Muinüddin Pervane, eşi Gürci Hatun, Alâmeddin Kayserî, Bedreddin Tebrizî gibi tanınmış kişilerden oluşan bir heyet bu defa onun ihya ve irşad postuna getirilen oğlu Sultan Veled’e başvurarak Mevlâna’nın üzerine ona lâyık bir türbe yapmak istediklerini belirtirler. 
Sultan Veled, sukût eder. 
Onun bu tutumunu, “sukût ikrardan gelir” şeklinde yorumlayarak güzel bir türbe inşa ederler. 
Bu, eyvan tarzında tipik bir Selçuklu türbesidir, üzeri yıldız tonozla örtülüdür. 
Doğu, Batı ve Güneyi kapalı, kuzeyi açıktır. 
Cesedi, mahzendedir. 
Onu, üst kattaki sanduka sembolize eder. 
Üzerine, Selçuklu ahşap sanatının muhteşem örneklerinden olan görkemli bir sanduka yerleştirilir. 
Onun bu sandukası günümüzde babasının üzerindedir. 
Sultan Veled 10 Recep 712 / 1312 tarihinde vefat edince, babasının sağ yanına defnedilmiştir.
Mahzen hariç, mimar Bedreddin Tebrizi’nin yaptığı türbe hayli değişikliğe uğramıştır. 
Günümüzde türbenin “Kubbe-i Hadra” (Yeşil Türbe) diye anılmasını sağlayan yeşil çinilerle kaplı dilimli gövdeli ve külahlı muhteşem gövde ilk türbenin üzerine Karamanoğlu Ali Bey (1357-1358) tarafından yaptırılmıştır. (799 / 1396)
Mahzenin gövde ayaklarının, kemerlerin, yıldız tonozlu örtünün ve bunu örten içte kalmış olduğu kubbenin ilk yapıdan kalmış, diğer kısımlarının mimari ve tezyini büyük değişiklikler gördüğünü bildiğimiz türbe, 25 m yükseklikte. 
Sikkeli, hilalli, külah alemi, 2.72 m boyunda olup, altınsuyu ile kaplıdır.
Mevlâna’nın kabir ve türbesi, zaman içerisinde yakınlarının, dostlarının ve müntesiplerinin kabirleri ile donatılarak Konya’nın en büyük mezarlıklarından biri oluşmuştur. 
Ziyaretçilerin ihtiyacını karşılamak üzere de hücreler inşa edilmiştir.
Bu yapılanma yedi asrı aşan sürede günümüzdeki muazzam ma’mureyi meydana getirmiştir.

DERVİŞ HÜCRELERİ:
Küçük odacıklar olan bu mekânlar, tarikat mensuplarına tahsis edilmiştir.
Sultanu’l Ulema’nın kabrinin teşkilinden itibaren gelmeye başlayan ziyaretçilerin kalması için birkaç hücre yaptırıldığını biliyoruz.
Bugünküler Osmanlı dönemine aittir.
Batıdakileri Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan bu özel mekânlar, zaman içerisinde bazı tamir, tebdil ve tecdidlerle günümüzdeki şekil ve görevlerini almışlardır.
Sultan III. Murad’ın 992 / 1584 yılında diğer hücreleri inşa ve ilave ettirdiğini kitabesinden öğreniyoruz.
Hücrelerin toplam sayısı 18′dir. “18″ rakamı ise Mevlevilikte önemli, saygın ve sembolik bir sayı olup, “Nezr-i Mevlâna ” diye bilinir.
       Derviş Kapısı’ndan girerken sağ taraftaki hücreler, sırasyla:
“Aşçı-başı Efendiye”,
“Türbedar” a,
“Tarikatçi Efendi’ye” ve
zâbitana aitti.
Kuzeydeki hücrelerin gerisindeki bahçede görülen genişçe bina, “Çelebi Dairesi” diye de anılan misafir-hânedir.

       MEYDÂN-I ŞERİF:
       Güney batı köşede, mutfağın bitişiğindedir.
Şimdi müdür odasıdır. 1867 yılında inşa edilen bu son derece önemli salonun tavanı motiflerle süslüdür. Herkesin girmesi uygun olmayan bu mekanda “Postnişin Hazretleri” ile davet ettiği şahıslar girebilirdi. Başta âsitâne olmak üzere imparatorluğun dört bir yanına yayılmış bulunan, toplam sayıları yüzü aşkın şubelerin işleri burada görüşülürdü.
Yönetimle ilgili işler, mükâfaat ve mücâzaat konuları bu mahrem ve saygın mekanda ele alınarak karara bağlanırdı.
      
       ÇELEBİ DAİRESİ:
       Güneyde, Kıbâbu’l Aktâb’ın duvarına bitişik, Hâmuşân’a nâzır olarak sonradan yapılmış, kârgir, camekânlı, genişçe mekândır.
Meşhur “Niyaz Penceresi” de burada kalmıştır.
Dergah meşayihinin misafir ve görüşme salonu iken günümüzde ‘Mevlâna Müzesi İhtisas Kütüphânesi’ olarak kullanılmaktadır.

       KÜTÜPHÂNE:
       Âsitânede özel bir kütüphânenin tesisini, 1271 /1854 yılında Mehmed Said Hemdem Çelebi gerçekleştirmiştir.
Âsitâneye ait okunmak üzere alınmış olan ne kadar eser varsa hepsini toplatarak bir araya getirtmiştir. Dervişlerde, Çelebilerde, dolaplarda, sergenlerde, raflarda, hücrelerde bulunarak derlenen bu nâdide eserlere özel kütüphânesini de bağışlayıp katan Hemdem Çelebi böylece bir büyük hizmeti daha gerçekleştirmiştir.

       MİSAFİRHÂNE:
       Ma’murenin kuzey batı tarafındaki bahçede bu yöndeki derviş hücrelerinin arkasındadır.
Tek katlı olup, dört oda ve bir de salondan meydana gelmiş kârgir binadır.
Postnişîn Efendi, cuma ve bayram tebriklerini burada kabul ettiği için buraya “Şeyh Dairesi” denildiği de olmuştur.

       ŞEB’İ ARÛS HAVUZU:
       Batı avluda, mutfak ve Meydan-ı Şerif’in önündedir.
Eski takvimle, Mevlâna’nın vefatının yaz mevsimine rastladığı yıl dönümlerinde törenler bu havuzun çevresinde yapılırdı.
       
       SELSEBİL:
       Batıdaki avluda, bu yöndeki derviş hücrelerinin önündedir. Hemdem Said Çelebi tarafından yaptırılmıştır.
       
       KADEMÂT-I PÎR:
       Gümüş kapıdan doğuya doğru, Mevlâna’nın türbesi önüne kadar uzanan mekândır, Güneyinde, paralel olarak “Kibabu-l Aktab” yer alır.
Kuzeyinde mescid, Horasan erleri ve semahâne bulunmaktadır.
Üzeri üç kubbe ile örtülüdür. “Dahil-i Uşşâk” diye de bilinir.
Mevlâna’nın türbesinin önündeki Post Kubbesinin altında sona erer.

       KIBÂBU’L AKTÂB:
       ”Kutupların Kubbeleri” anlamına gelen bu mekân, Mevlâna yakınlarının ve ünlü Mevlevîlerin sandukalarının bulunduğu yer olup genişçe iki kubbe ile örtülüdür.
Duvarları hat ve motiflerle süslenmiştir.

       GÜMÜŞ KAFES:
       Kuzeyi açık eyvan tarzındaki Mevlâna türbesinin bu yönünde bulunur.
İki fil ayağının arasındaki mermer şebekelerin ortasındadır.
Gümüşle kaplı olduğu için bu adı almıştır.
Önünde “Gümüş Eşik” ve “Gümüş Basamaklar” (Mirâc-ı Sîm-pâye) bulunmaktadır.
Bunların altında, türbenin mahzenine inişi sağlayan merdiven varsa da mahzen kapısı örülü durumdadır.
       Mevlevilerce son derecede önemli olan “Gümüş Kafes”, Maraş Mir-i Mírânı Mahmud Paşa tarafından, kalem-kâr İlyas’a yaptırılmıştır.
Son derecede zarif ve gayet sanatlı olarak meydana getirilmiş olan bu eserin üzerinde, şair Mâni’nin 32 beyitlik Türkçe manzumesi yazılıdır.
Yazı, Mirza Ali’ye aittir.

       ÇERAĞ KAPISI:
       Gümüş Kapı’dan, Dâhil-i Uşşâk’a girilince solda vaktiyle kandil, şamdan ve mumların bulundurulduğu yerde olduğu için bu adı almıştır.
Mescid’e açılır.

       MESCİD:
       Dahil-i Uşşâk’ın kuzeyindedir. Semahâne ile müşterek yapılmıştır. 
Her ikisi de Kanuni Sultan Süleyman zamanına tarihlenir. 
Üzeri yüksek geniş ve ferah bir kubbeyle örtülüdür. 
Mermer kürsüsü, mihrabı, kârgir müezzin mahfili dikkati çekecek zerafettedir. 
Günümüzde Sakal-ı Şerif, nâdide yazma eserler ve müzelik değeri büyük olan eşyalar sergilenmektedir.

     

       DİĞER YAPILAR:
       Mevlâna Âsitânesine yedi yüz yıllık tarihi içerisinde bir çok sosyal, dînî ve kültürel yapılar eklenmiştir.
Türbe (Kürkçüler) Hamamı, Selimiye Camii, İmâret, Yusuf Ağa Kütüphânesi, Muvakkıthâne, Türbe (Sultan Veled) Medresesi bunlardandır.
Bir kısmı son yarım asır içerisinde maalesef kaybolmuştur.
       Başta “Âsitâne” olmak üzere bütün Mevlevihâneler, bol gelirli,zengin vakıflarla yönetile gelmişlerdir. “Celaliye Evkafı” adıyla bilinen bu vakıfların her türlü ihtiyaca cevap veren gelirleri sayesinde Mevlevilik ve Mevlevihâneler, gayrinin yardım, destek, dolasıyısıyla baskı ve tekliflerine konu olmadan görevlerini ifâ ve icrâ etme imkanıyla yaşamışlardır.
       Konya Mevlâna Âsitânesi, İcra Vekilleri Heyeti’nin 2 Eylül 1341 /1922 tarihli kararıyla, diğer tekke, dergah ve zaviyeler gibi seddedilmiştir.
Aradan fazla zaman geçmeden, Mevlâna Âsitânesi’nin “Âsâr-ı Atika Müzesi” haline getirilmesi uygun görülmüştür.
Gerekli düzenlemelerden sonra Âstâne, 2 Mart 1927 tarihinde “müze” olarak merasimle ziyarete açılmıştır.
Bu gün yurdumuzun Topkapı Sarayı’ndan sonra en çok ziyaretçisi olan müzesidir.

Selimiye Camii

Mevlâna Dergâhının batısında inşaatına Sultan Selim II’ nin şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmıştır. 
Camii Osmanlı klasik mimarisinin Konya’daki en güzel eserlerindedir. 
Kuzeyinde altı sütuna istinat ettirilmiş yedi kubbeli son cemaat yeri ve mermer süveli geçme basık kemerli cümle kapısı mevcuttur. 
Ahşap kapı kanatlarından sağdakine “Mescitte Mümin, suda balık gibidir.” 
İbareleri mevcuttur. 
Son cemaat yerinin sağ ve solunda tek şerefeli iki minaresi vardır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder